Vaaz
Affetmek ve Öfkeyi Yutmak (2)
Enes b. Malik anlatıyor: Allah Resûlü (s.a.s.) ile birlikte oturuyorduk. “Şimdi yanınıza cennetlik bir adam geliyor!” dedi. Sahâbîler, ensardan bir zâtın geldiğini…
Giriş
Enes b. Malik anlatıyor: Allah Resûlü (s.a.s.) ile birlikte oturuyorduk. “Şimdi yanınıza cennetlik bir adam geliyor!” dedi. Sahâbîler, ensardan bir zâtın geldiğini gördüler. Sakalından, aldığı abdestin suyu damlayan, terliklerini eline almış bir sahâbî idi bu. Başka bir gün, ashâbı ile otururken Hz. Peygamber (s.a.s.) yine aynı şeyi söyledi: “Şimdi yanınıza cennetlik bir adam geliyor!” Gelen, yine aynı şahıstı. Üçüncü gün de aynı olay tekrar etti. Hz. Peygamber (s.a.s.) o günkü sohbetini bitirip meclisten ayrılınca sahâbîler de dağılmaya başladı. Genç sahâbîlerden Abdullah b. Amr, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) cennetlik olduğunu söylediği zâtın peşine düştü. Onu cennetlik yapan şeyi öğrenmek istiyordu. Fakat soruyu doğrudan, bu şekilde de soramazdı. Aklına bir çare geldi. Gidip o zâta, “Babamla tartıştık. Üç gün eve gitmeyeceğime yemin ettim. Eğer uygun görürsen bu süre geçene kadar seninle kalabilir miyim?” dedi. Cennetlik sahâbî, Abdullah b. Amr’ın bu teklifini kabul etti.
Üçüncü gün sonunda Abdullah, bu süre boyunca o Medineli Müslüman’ın gece namazına kalktığını görmediğini, sabah namazına kadar uyuduğunu, sadece yatağında sağa sola dönerken Allah’ı zikrettiğini ve tekbir getirdiğini fark etti. O günleri anlatırken de şöyle dedi: “Gerçi konuşmaları esnasında sadece güzel şeyler söylediğini işittim. Üç gece geçince yaptığı ibadetleri neredeyse küçümseyecektim. Bunun üzerine ona dedim ki: “Aslında ben babamla tartışmadım. Ancak Hz. Peygamber (s.a.s.) üç kere, “cennetlik bir adam geliyor” dedi, üçünde de sen çıktın geldin. Ben de senin yanında kalıp ne yaptığını görmek ve aynısını yapmak istedim. Ancak görüyorum ki sen çok da fazla bir şey yapmıyorsun. Seni, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) söylediği bu dereceye ulaştıran nedir?” “Sadece gördüklerin.” dedi sakince ensarlı adam. Bu cevap üzerine yanından ayrıldım. Fakat çok uzaklaşmadan beni geri çağırdı ve şöyle dedi: “Ancak bir şey daha var. Ben kalbimde hiçbir Müslüman’a karşı kin, nefret ve samimiyetsizlik bulundurmam ve Allah’ın kendisine ihsanda bulunduklarından dolayı hiç kimseye haset etmem.””
Bunun üzerine Abdullah b. Amr,“İşte seni yücelten bu! Bizim yapamadığımız da bu! dedi. (İbn Hanbel, III, 166; Hadislerle, 3/571)
İnsan irade sahibi, konuşan, düşünüp tedbir alan, hikmetle hareket eden mükerrem bir varlıktır. Aynı zamanda Allah Teâlâ insanın fıtratına doğru ve yanlışı, iyilik ve kötülüğü, günah ve sevabı bilme, tanıma, ayırt etme, birini veya diğerini seçip yapma gücü ve özgürlüğü vermiştir. Bu manada insan, çift kutuplu bir varlıktır. İnsanın zaaflarının anlatıldığı Mearic suresinde Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
وَاِذَا مَسَّهُ الْخَيْرُ مَنُوعاًۙ اِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعاًۙ اِنَّ الْاِنْسَانَ خُلِقَ هَلُوعاًۙ
“Gerçekten insan pek tahammülsüz bir tabiatta yaratılmıştır. (19) Başına bir fenalık geldi mi sızlanır durur. (20) Ama ona bir nimet nasip olursa kendisinden başkasını yararlandırmaz. (21)” (Mearic, 70/19-21) Tahammülsüzlük, acelecilik, sabırsızlık, sızlanma, bencillik gibi vasıflar insanın eksik yönleridir. İnsan hem kendisinde hem de başkalarında bu yönlerinin olduğunu unutmamalı, sıkıntılara sabrederek, kötülüklere sebep olanları affederek yüce bir ahlaka sahip olmalıdır.
Sözlükte “yok etmek, silip süpürmek; fazlalık, artık” gibi mânalara gelen afv, bir ahlâk ve hukuk terimi olarak genellikle, “kötülük ve haksızlık edeni, suç veya günah işleyeni bağışlama, cezalandırmaktan vazgeçme” anlamlarında kullanılmaktadır. İslâm ahlâkçıları affetmeyi Müslümanlar arasında riayet edilmesi gereken bir din kardeşliği görevi ve hakkı olarak düşünmüşlerdir. (Mustafa Çağrıcı, Af, DİA, 1/394)
وَجَزٰٓؤُ۬ا سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَاۚ فَمَنْ عَفَا وَاَصْلَحَ فَاَجْرُهُ عَلَى اللّٰهِؕ اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِمٖينَ
“Bir kötülüğün karşılığı ona denk bir kötülüktür; ama kim bağışlar, düzeltme yolunu tutarsa onun mükâfatını Allah verir. Hiç şüphe yok ki O, haksızlık edenleri sevmez.” (Şura, 42/40) Ayeti kerimede kişiye yapılan şahsi bir kötülüğe karşılık verirken sınırın aşılmasının ve haksızlık edilmesinin Allah’ın hoşnut olmadığı bir davranış olduğu hatırlatılmaktadır. Şayet cezalandırma yoluna gidilecekse, bu kötülüğe denk bir karşılık olmalıdır. Bağışlamanın ve düşmanlık halini düzelmenin ise Allah katındaki mükâfatı daha büyüktür. Kişinin kendisine yapılan kabalığı misliyle ödetmek yerine affetmesi, yüksek bir kişilik ve karakterin tezahürüdür.
Ayetin işaret ettiği bu anlama bugün bizler ne kadarda muhtacız. Sokakta, trafikte, ailede, komşuluk ve akrabalık ilişkilerinde küçük bir hataya sabredilmemekte; kin, nefret, intikam ve öfke ile hemen kat kat şiddetiyle karşılık verilerek istenmeyen hadiselere sebep olunmaktadır. Hâlbuki affedip, müsamaha gösterilse hem halk hem de Hak katında güzel bir netice kazanılmış olunacaktır.
Resûlullah’ın nasıl bir ahlâka sahip olduğu sorulduğunda Hz. Âişe (r.a.) şöyle demişti:
لَمْ يَكُنْ فَاحِشًا وَلاَ مُتَفَحِّشًا وَلاَ صَخَّابًا فِى الأَسْوَاقِ وَلاَ يَجْزِى بِالسَّيِّئَةِ السَّيِّئَةَ وَلَكِنْ يَعْفُو وَيَصْفَحُ
“O, kötü sözlü ve çirkin ağızlı değildi, çarşı pazarda bağırıp çağırmaz, kötülüğe kötülükle karşılık vermezdi; bilakis bağışlar ve hoşgörürdü.” (Tirmizi, Birr, 69)
Hz. Peygamber’in ahlakının her yönü güzeldi elbette. Ancak Hz. Aişe annemiz bu hadiste Resul-i Ekrem’in (s.a.s.) güzel ahlakından bağışlayan, affeden ve hoşgören yönlerini öne çıkarmıştır. Bizler de ümmeti olarak onun ahlakını örnek almalıyız.
Allah’ın Affetmesi
Allah “Afüv” ismiyle kusurları siler, “Ğafûr” ismiyle günahları affeder, “Settâr” ismiyle hataları örter. İnsanoğlunun başına gelen bütün musibetler kendi yaptıkları yüzünden olsa da, Rabbimiz pek çoğunu affeder. Çünkü O’nun bağışlaması bol, mağfireti sonsuzdur. (Hadislerle İslam, 3/321)
اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَفُواًّ غَفُوراً
“Şüphesiz Allah çok affedici ve bağışlayıcıdır.” (Nisa, 4/43) Hadisi Kutsi de Rabbimiz,
إِنَّ رَحْمَتِى سَبَقَتْ غَضَبِى
“Rahmetim gazabımı geçmiştir.” buyurmuştur. (Buhârî, Tevhîd, 22)Allah-u Teala’nın ahlakı ile ahlaklanmalı, O’nun güzel sıfatları bizde tecelli etmelidir.
Hz. Peypeygamber’in (s.a.s.) Affediciliği
عَنْ عَائِشَةَ قَالَت:ْ مَا انْتَقَمَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) لِنَفْسِهِ فِى شَيْءٍ يُؤْتَى إِلَيْهِ حَتَّى تُنْتَهَكَ مِنْ حُرُمَاتِ اللَّهِ فَيَنْتَقِمَ لِلَّهِ
Hz. Âişe anlatıyor: “Allah Resûlü (s.a.s.), kendisine yapılan bir şeyden dolayı şahsî olarak kimseyi cezalandırmamıştır; ancak, Allah’ın yasaklarının çiğnenmesi durumunda Allah için ceza vermiştir.” (Buhârî, Hudûd, 42)
Affetmek toplumsal çöküntüye sebep olacak kötü davranışları görmezden gelmek manasında değildir. Fark edildiğinde nahoş davranışların yaygınlaşmanın önüne geçilmesi ve diğer insanların da etkilenmemesi için bir yaptırım uygulanmalıdır. Açıkça fuhuş işleyen birisinin; hırsızlığı alışkanlık haline getiren, mahremiyeti ayaklar altına alan ve insanların emniyetini tehlikeye atan hırsızın hoş görülmesi söz konusu olamaz. Aynı şekilde mü’minler arasında ahlâksızlığın yayılmasını isteyerek insanlara iftira atarak, onlar hakkında kötü söz söyleyerek dille bozgunculuk yapanların da hoş görülmesi/affedilmesi doğru değildir. Böylesi durumları hoş görmek, Allah’ın hukukunu hafife almak demektir. Tavsiye edilen affetme, şahsi eziyetlere maruz kalma durumunda gösterilen tavırdır. (Mahmut Öztürk, Öfke Kontrolünde Allah ve Ahiret İnancının Etkisi (Habil Kabil Örneği), Diyanet İlmî Dergi, 58 (2022): 55)
Taiflileri Affetmesi
Bir defasında Hz. Âişe (r.a.), Allah Resûlü’ne (s.a.s.) başındaki miğferin kırıldığı, yüzünün kanlara bulandığı ve dişinin kırıldığı Uhud gününden daha sıkıntılı bir gününün olup olmadığını sormuş, Peygamberimiz de Tâif dönüşünde yaşadıklarının hayatının en ıstıraplı ve unutulmaz anları olduğunu söylemişti. Tâifliler, kendilerini İslâm’a davet için gittiğinde Allah Resûlü (s.a.s.) ile alay etmiş ve ona hakarette bulunmuşlar, hatta geçip gideceği yolun iki yanına oturarak attıkları taşlarla onu yaralamışlardı. Ellerinden kurtulduğu zaman mübarek ayaklarından kanlar akıyordu. Bir ağacın dibinde biraz dinlendikten sonra ellerini göğe kaldırarak hâlini Yüce Allah’a arz etti. Bu sırada gökte bir bulutun içinde Cebrail’i gördü. Cebrail (as), Allah’ın onun duasını işittiğini, onlar hakkında ne dilerse yapması için dağlar meleğini gönderdiğini söyledi. Dağlar meleği ise Hz. Peygamber’e (s.a.s.) selâm verdikten sonra (Ebû Kubeys ile Kuaykıân adlı) iki büyük dağı zalimlerin başına geçirebileceğini bildirdi. Buna mukabil Hz. Peygamber(s.a.s.):
أَرْجُو أَنْ يُخْرِجَ اللَّهُ مِنْ أَصْلاَبِهِمْ مَنْ يَعْبُدُ اللَّهَ وَحْدَهُ لاَ يُشْرِكُ بِهِ شَيْئًا
“Hayır. Bilakis ben Allah’ın onların soyundan sadece kendisine kulluk edecek bir nesil çıkarmasını ümit ederim.” dedi. ( Buhârî, Bed’ü’l-halk, 7) Sonrasında Taifliler için af diledi.
اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِقَوْمِى فَإِنَّهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ
“Allah’ım! Kavmimi bağışla, çünkü onlar bilmiyorlar.” (Buhârî, Enbiyâ, 54) O gün Resûl-i Ekrem’in(s.a.s.) onları bağışlaması 12 yıl gibi kısa bir süre içinde meyvesini verecek, Tâifliler Medine’ye bir heyet gönderip kendi istekleriyle İslâm Dini’ni kabul ettiklerini bildireceklerdi. (Hadislerle İslam, 3/320-321)
Mekkelileri Affetmesi
Mekke Müşrikleri, Peygamberimize hakarette bulunmuş, alay etmiş hatta ölümle tehdit etmiş, yoluna dikenler sermiş, namaz kılarken üzerine pislikler atmışlardı. Mekke’den hicret edeli sekiz yıl olmuş, kendisine karşı yapılan bütün haksızlıkların intikamını alabileceği fırsat, Mekke’nin fethedildiği gündü. Artık onlardan geçmişin hesabını sormasına ve intikam almasına hiçbir engel yoktu. Allah Resulü (s.a.s.) Mekkelilere şöyle seslendi:
مَا تَرَوْنَ أَنِّى صَانِعٌ بِكُمْ؟
“Ey Kureyşliler, şimdi benden size nasıl davranacağımı bekliyorsunuz?” Mekkeliler başlarını önlerine eğerek cevap verdiler: “Senden iyilik bekliyoruz. Çünkü sen asil bir kardeş ve asil bir kardeş oğlusun.” Resûl-i Ekrem (s.a.s.), “O hâlde tıpkı Yusuf Peygamber gibi ben de,
قَالَ لَا تَثْر۪يبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَۜ يَغْفِرُ اللّٰهُ لَكُمْۘ وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ
“Bugün size kınama yok. Allah sizi bağışlasın. O, merhametlilerin en merhametlisidir.” diyorum.” dedi (Yusuf, 12/92) ve ekledi:
اِذْهَبُوا فَأَنْتُمُ الطُّلَقَاءُ
“Haydi gidin, hepiniz serbestsiniz.” (Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 9/195)
Bu soylu davranış karşısında kalpleri kin, nefret ve düşmanlık duygularından arınan Mekkeliler İslâm’a girmekte tereddüt etmediler.
Allah Resûlü (s.a.s.), kendisini bir kuyunun dibinde ölüme terk eden kardeşlerini bağışlayan asil peygamber Hz. Yusuf gibi kendisine ve müminlere yıllarca eziyet eden Mekkelilere af kapısını açarak kötülüğe iyilikle karşılık vermişti. Nefret sevgiye, küfür de imana dönüşünce dost düşman farkı silinip gitmişti. (Hadislerle İslam, 3/319-320)
وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُۜ اِدْفَعْ بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُ فَاِذَا الَّذ۪ي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَاَنَّهُ وَلِيٌّ حَم۪يمٌ
“İyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel bir şekilde sav. Bir de bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki sıcak bir dost oluvermiştir.” (Fussilet, 41/34)
Gavres’i Bağışlaması
Hz. Peygamber (s.a.s.) Gatafân kabilesinin bazı kollarına karşı düzenlediği Zâtu’r-Rikâ’ Seferi’nin dönüşünde ashabından biraz uzaklaşarak elbisesini kurutmak istedi ve kılıcını bir ağacın dalına asarak ağacın gölgesine uzandı. Bunu gören Gatafânlılar Hz. Peygamber’i (s.a.s.) öldürmek için iyi bir fırsat çıktığını düşünerek reisleri ve en cesurları olan Gavres’i bu fırsatı değerlendirmeye teşvik ettiler. Kimseye görünmeden Hz. Peygamber’in yanına kadar gelen Gavres ağaçta asılı kılıcı (bazı rivayetlere göre beraberinde götürdüğü keskin bir kılıcı) kınından çıkararak Hz. Peygamber’in başucuna dikildi ve:
-
“Ey Muhammed! Şimdi seni benden kim kurtarabilir?” diye sordu. Hz. Peygamber’in:
-
“Allah kurtarır” demesi üzerine kılıç elinden düştü. Bu defa kılıcı Hz. Peygamber alarak ona, “Şimdi seni benden kim kurtarabilir?” diye sorunca Gavres’den, “Hiç kimse” cevabını aldı. Ancak Hz. Peygamber ona dokunmadı.
Gavres’in bu olay üzerine hemen orada veya bir daha Hz. Peygamber’in aleyhinde bulunmayacağına dair söz verdikten ve kabilesine döndükden sonra müslüman olduğu nakledilir. (Buhârî, Meğâzî, 32; Abdullah Aydınlı, Dü’sur b. Haris, DİA, 10/51; Hadislerle İslam, 3/322).
Vahşi’yi Affetmesi
Vahşi, Uhud savaşında Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) amcası Hz. Hamza’yı şehit etmiş, ciğerini söküp ve Hind’e götürmüştü. Vahşi, Mekke’nin fethinden sonra Tâif’e kaçtı. Zira kendisi, Hz. Peygamber’e ve Müslümanlara karşı düşmanlıklarıyla tanınan on kadar kişiyle birlikte umumi affın dışında bırakılmıştı. Vahşî, Tâifliler’in Medine’ye heyet göndermeye karar vermesinin ardından Dımaşk’a, Yemen’e veya başka bir yere gitmeyi düşündü. Bu arada kendisine Hz. Muhammed’in (s.a.s.) İslâm’a girenleri affettiği bildirilince Medine’ye gitmeye karar verdi. Sakif heyetiyle birlikte yahut yalnız olarak Medine’ye giden Vahşî, Mescid-i Nebevî’de Resûl-i Ekrem’in huzurunda müslüman oldu. Bu sırada Vahşî’den amcasını nasıl şehid ettiğini anlatmasını isteyen Resûlullah, onu dinlerken büyük bir teessüre kapıldı. Bununla birlikte Vahşî’yi cezalandırmadı. Sadece amcasının katledilişini hatırlamak istemediğinden gözüne görünmemesini istedi. (Mustafa Sabri Küçükaşçı, Vahşi b. Harb, DİA, 42/450-451)
Sahabenin Affediciliği
Hz. Ebu Bekir’in Affediciliği
وَلَا يَأْتَلِ اُو۬لُوا الْفَضْلِ مِنْكُمْ وَالسَّعَةِ اَنْ يُؤْتُٓوا اُو۬لِي الْقُرْبٰى وَالْمَسَاكٖينَ وَالْمُهَاجِرٖينَ فٖي سَبٖيلِ اللّٰهِࣕ وَلْيَعْفُوا وَلْيَصْفَحُواؕ اَلَا تُحِبُّونَ اَنْ يَغْفِرَ اللّٰهُ لَكُمْؕ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَحٖيمٌ
“İçinizden yardım sever ve zengin olanlar akrabaya, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere artık bir şey vermeyeceğiz diye yemin etmesinler. Bağışlasınlar, hoş görsünler; Allah’ın sizi bağışlamasını arzu etmez misiniz? Allah çok bağışlayıcıdır, çok esirgeyicidir.” (Nur, 24/22)
Müreysî’ Gazvesi’nden sonra meydana gelen İfk Hadisesi’nde Hz. Aişe’ye iftira atılmış, olayın yayılmasında Hz. Ebû Bekir’in halasının oğlu Mistah’ın da adı karışmış, akrabalık ilişkisi ve fakirliği sebebiyle kendisini koruyan Hz. Ebû Bekir de artık Mistah’a yardımda bulunmayacağına dair yemin etmişti. Bu âyet nâzil olunca da, “Vallahi Allah’ın beni bağışlamasını arzu ederim, bunu her şeye tercih ederim” diyerek yeminini bozdu, Mistah’ı affetti ve yardıma devam kararı aldı. (Kur’an Yolu Tefsiri Tefsiri, 4/ 63)
Hz. Ömer’in Affediciliği
İbn Abbas (ra.) şöyle bir olay naklediyor: Uyeyne İbn Hısn bir ara Medine’ye gelmiş, kardeşi oğlu Hurr İbn Kays’e konuk olmuştu. İbn Kays ise Hz. Ömer’in yakınında olanlardandı. Hz. Ömer’in meclisinde genç, yaşlı bir takım kurra ve fakihler bulunurdu. Halife önemli kamu işlerini bunlarla görüşür ve tartışırdı. Uyeyne kardeşinin oğlu İbn Kays’e: “Ey kardeşim oğlu, Halife’nin yanında yüksek mevkiin var. Benim için bir izin alsan da ziyaret etsem, dedi. O da izin aldı. Uyeyne huzura girdiğinde, halifeye hitaben:
- Ey Ömer, bize ne bol dünyalık verirsin ne de aramızda adâletle hükmedersin, dedi. Hz. Ömer, kendisine bu şekilde hitap edilmesinden öfkelenerek Uyeyne’nin üzerine yürüdü. Bu sırada, kardeşi oğlu İbn Kays araya girerek: “Ey müminlerin emiri, Allah Teâlâ Peygamberine:
خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ وَاَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِلٖينَ
“Sen af yolunu tut, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir.” buyurdu. (Araf, 7/199) Uyeyne de o cahillerdendir, dedi. İbn Abbas diyor ki: İbn Kays bu âyet-i okuyunca o heybetli halife olduğu yerde çakılmış gibi irkildi, vallahi bir adım ileri gitmedi. Esasen Hz. Ömer, Allah Kitabının yüce katında durmak yani susmak âdeti idi. (Buhârî, Tefsiru’l-Kur’an, A’râf, 5.)
Taberî’nin kaydettiği bir rivayete göre bu âyet geldiğinde Resûlullah’ın bir sorusu üzerine Cebrâil, “Rabbin sana kötülük edene senin iyilik etmeni, sana vermeyene senin vermeni ve senden uzak kalıp ilgileri koparanlarla senin dostluk ve akrabalık ilişkini sürdürmeni emrediyor” diyerek âyete örnekleme yoluyla açıklama getirmiştir. Aynı müfessirin de belirttiği gibi her ne kadar yüce Allah bu âyette peygamberine hitap etmişse de esasında bütün kullarını eğitmeyi amaçlamıştır. (Kur’an Yolu Tefsiri, 2/648-650)
Affetme ile İnsan Psikolojisi Arasındaki İlişki
Yaşanan kırgınlıkları affedememe pek çok kişiyi rahatsız eden bir durumdur. Bağışlamak, haksızlığa uğrayan kişinin öfke ve kırgınlık gibi olumsuz duygu ve düşüncelerinden sıyrılmasıdır. Bu duygu ve düşüncelerden zihni uzaklaştırmak hem fiziksel hem de ruhsal sağlık açıdan gereklidir. Bağışlamak kişinin saygı ve değerinin artmasına, manevi olgunluk kazanmasına, kaygı ve depresyonun azalmasına yardımcı olmaktadır.
Bir kişinin kendine suç işleyen kişiyi affetmemesi beden ve zihin sağlığı açısında zararlı görülmektedir. Bağışlamamanın oluşturduğu stres, vücutta zararlı maddeler salgılanmasına sebep olmaktadır. Bağışlamamanın bedene verdiği zararlar arasında tansiyon yükselmesi, kalp hastalıları, bağışıklık sisteminin zayıflaması, nörolojik bozukluklar sıralanabilir. Diğer taraftan affetmek üzüntünün ortadan kalkması, stresin azalması gibi olumlu ruhsal iyileşmelere neden olmaktadır. Bir diğer yönüyle kin güden, nefret besleyen insanlar yalnızlaşmakta, arkadaşlık ve dostluk ilişkileri zayıf olmaktadır. Bağışlayan kişiler hem sosyal hayatta hem de aile hayatlarında daha başarılı ilişkiler yürütmektedirler. (Hayati Hökelekli, Psikoloji, Din ve Eğitim Yönüyle İnsani Değerler, DEM Yay., s. 303-306)
Öfkeyi Yutmak
اَلَّذٖينَ يُنْفِقُونَ فِي السَّرَّٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ وَالْكَاظِمٖينَ الْغَيْظَ وَالْعَافٖينَ عَنِ النَّاسِؕ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنٖينَۚ
“Onlar (takva sahipleri) bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar, öfkelerini yenerler, insanları affederler. Allah işini güzel yapanları sever.” (Ali İmran, 3/134)
Yüce Allah, bir önceki ayette kullarını takva sahipleri için hazırlanmış olan cenneti kazanmak maksadıyla yarışmaya çağırınca, takva sahiplerinin kimler olduğu ve hangi nitelikleri taşıdıkları merak konusu olmuş; bu sebeple bu âyetlerde takva sahiplerinin nitelikleri anlatılmıştır. Bunlar:
a) Bollukta ve darlıkta Allah yolunda infak ederler, yani mallarını iyilik yolunda harcarlar. Her iki durum da onların davranışlarını değiştirmez: Bolluk, kendilerini bencilleştirip aldatmadığı gibi darlık da onlara Allah yolunda harcamayı unutturmaz.
b) Öfkelerini yenerler, insanların kusurlarını bağışlarlar. “Öfke” diye çevirdiğimiz gayz kelimesi terim olarak “hoşlanılmadık bir şeye karşı insanın duyduğu heyecan” anlamına gelir. Gazabın aslı olduğu kabul edilir. Gazap intikam iradesini doğurduğu ve gayri ihtiyarî olarak yüzde ve diğer azalarda belirtileri görüldüğü halde gayz sadece kalpte olan bir duygudur (Âlûsî, IV, 58). Âyetin tasvirine göre insanlardaki takva duygusu bu konularda da etkili olmakta ve olaylar karşısında öfkeyi yenmelerini ve insanları bağışlamalarını sağlamaktadır. Nitekim âyette geçen kâzım (çoğulu kâzımîn) kelimesi “öfkesini yenen, gücü yettiği halde, zarar gördüğü kimselere karşı intikama kalkışmayan, sabreden” anlamlarına gelmektedir.
Şahsî meselelerde öfkeyi yenmek Allah’ın emri olup beğenilen ve övülen bir davranış olmakla birlikte kamuyu ilgilendiren meselelerde toplum düzeninin bozulmasına ve kötülüklerin yayılmasına yol açabilecek durumlar karşısında gevşeklik göstermemek gerekir. (Kur’an Yolu Tefsiri, 1/ 671-674)
İman edip rablerine güvenenlerin anlatıldığı Şura suresinde Rabbimiz:
وَالَّذٖينَ يَجْتَنِبُونَ كَـبَٓائِرَ الْاِثْمِ وَالْفَوَاحِشَ وَاِذَا مَا غَضِبُوا هُمْ يَغْفِرُونَۚ
“ Onlar büyük günahlardan ve hayâsızlıklardan kaçınırlar, öfkelendiklerinde dahi bağışlarlar.” (Şura, 42/37)
Abdullah İbni Mübârek’e, güzel ahlâkı bir cümle ile anlat, demişlerdi. O da güzel ahlâkın öfkelenmemekten ibaret olduğunu söylemiştir. Affedebilmek için kişi önce öfkesini kontrol edebilmeyi öğrenmelidir.
وعنْ أَبِي هُريْرَةَ رَضيَ اللَّهُ عنهُ أَنَّ رَجُلاً قَالَ للنَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : أوْصِني ، قَالَ : لا تَغضَبْ » فَردَّدَ مِراراً قَالَ ، لا تَغْضَبْ
Ebû Hüreyre r.a.’den rivayet edildiğine göre bir adam Hz. Peygamber (s.a.s)’e: Bana öğüt ver, dedi. O da: “Kızma!” buyurdu. O zât isteğini birkaç defa tekrarladı. Resûl-i Ekrem de her defasında “Kızma!” buyurdu. (Buhârî, Edeb 76; Tirmizî, Birr, 73)
Bütün güzelliklere ulaşabilmenin, bütün kötülüklerden uzak kalabilmenin kökünde sinirlerine hakim olup, öfkelenmemek vardır.
لَيس الشَّديدُ بِالصُّرعَةِ ، إِنَّما الشديدُ الذي يَملِكُ نفسهُ عِند الغضبِ
“Yiğit dediğin, güreşte rakibini yenen kimse değildir; asıl yiğit kızdığı zaman öfkesini yenen adamdır.” (Buhârî, Edeb 76; Müslim, Birr 107, 108) Resul-i Ekrem (s.a.s.) bu hadislerinde, öfke kontrolünün ne kadar da önemli olduğunu ifade etmişlerdir.
Öfke insanda var olan tabii duygulardandır. Öfke halinde insan kendini kaybeder, davranışlarını ve tepkilerini kontrol edemez. Tabiatı gereği öfkelenen insanın, öfkesine mağlup olmaması erdemdir. Öfkelenen kişiye sakinleşmesi için bazı tavsiyeler:
Öfke yangınını abdest almak suretiyle söndürmek gerekir. Abdest almak için mekân değiştirmek zorunda kalarak, öfke mahallinden uzaklaşmış olacak. Diğer taraftan abdest ile sinirler gevşeyecek, vücutta biriken olumsuz enerjinin atılmasına katkı sağlanacaktır.
Öfke anında ayakta olanın oturması, geçmezse uzanıp yatması gibi sakinleştirici fiziki tedbirler alması hadislerde tavsiye edilmiştir.
Allah-u Teala hatırlanmalı, istiaze de bulunmalı, Peygamber Efendimize salatü selam getirilmelidir. Yine meselenin ahiret boyutu düşünülerek yaptıklarının hesabının verileceğini kişi hatırlamalıdır.
Sabır ve teenni/ağırbaşlılıkla ile hareket edilmeli, aceleci olunmamalıdır. Bir anlık öfkenin sonuçları bazen çok ağır olabilmektedir. Hayatlar kararmakta, insanların gelecekleri etkilenmektedir.
Affedebilen kişi öfkesini kontrol edebilir. İnsan akıllı ve irade sahibidir. Aklı ve iradesi ile hareket eden kişi öfkesini kontrol edebilirken, öfkesine mağlup olan kişi ise akıl ve iradesini devre dışı bırakmıştır. İnsan kendini tanımalı, duygularını kontrol ederek, sabır, merhamet, hoşgörü, bağışlama gibi güzel hasletleri geliştirilmelidir
2012 yılında gerçekleştirilen bir araştırmada, ibadetlere katılım (dindarlık) arttıkça sürekli öfkenin, öfkeyi içe atmanın ve öfkeyi sözlü ve fiziksel saldırganlık şeklinde dışarı yansıtmanın azaldığı, öfke kontrolünün ise arttığı yönünde istatistiksel olarak anlamlı verilere ulaşılmıştır. Sonuç olarak dindarlığın öfke kontrolünde önemli etkisi olduğu görülmüştür. (Öztürk, 50)
Öfke ve sonrasında meydana gelecek olanlar tamda şeytanın istediği şeylerdir. Şeytan, insanın içinde kin ve öfke duygularını alevlendirir, intikam arzularını tahrik eder, günah ve isyan eğilimlerini güçlendirir; sonuçta kişiyi Kur’an’ın öğütlediği üstün ahlâktan uzaklaştırmak ister. İşte âyet bu büyük ve tehlikeli engeli aşmanın en güvenli çaresini göstermektedir: Allah’a sığınıp O’nun yardım ve desteğini istemek… Müfessirler, Allah’a sığınma buyruğunun aynı zamanda şeytana boyun eğmeme iradesini ve çabasını da içerdiğini ifade ederler. (Kur’an Yolu Tefsiri, 4/710-711)
وَاِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِۜ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ
“Eğer şeytandan sana bir fitleme gelirse hemen Allah’a sığın! Allah işitendir, bilendir.” (Fussilet, 41/36) İnsan öfkesine hâkim olduğu zaman, kendisini kızıp bağırmaya teşvik eden şeytanı yenmiş olur.
Sonuç
Haksızlık, kötülük, eziyet doğal olarak kine, nefrete, intikam duygularına sebep olur. Bu duyguların peşinden gidildiğinde toplumsal huzursuzluk ve çatışma kaçınılmazdır. Bu durumda yapılması gereken en uygun ve erdemli davranış öfkeyi kontrol edip affetmektir. Affetmek, öfkeyi kontrol etmek takva sahibi müminlerin özelliklerindendir.
Kötülük edenin hatasını anlayıp özür dilemesi bir erdem, insanca, Müslümanca bir davranıştır. Özrü kabul etmek, kin, nefret beslemeyerek affetmek ise daha ulvi bir erdemdir.
Resûl-i Ekrem gönül hoşluğuyla affedebilmenin sırrını Enes b. Malik’e şöyle açıklamıştır:
يَا بُنَىَّ إِنْ قَدَرْتَ أَنْ تُصْبِحَ وَتُمْسِىَ لَيْسَ فِى قَلْبِكَ غِشٌّ لأَحَدٍ فَافْعَلْ». ثُمَّ قَالَ لِى «يَا بُنَىَّ وَذَلِكَ مِنْ سُنَّتِى وَمَنْ أَحْيَا سُنَّتِى فَقَدْ أَحَبَّنِى. وَمَنْ أَحَبَّنِى كَانَ مَعِى فِى الْجَنَّةِ
“Evlâdım! Eğer kalbinde kimseye karşı hile olmadan sabaha ve akşama erişmeyi başarabilirsen bunu yap. İşte bu benim sünnetimdir. Kim benim sünnetimi yaşatırsa beni sevmiş olur, kim de beni severse cennette benimle birlikte olur.” (Tirmizî, İlim, 16) Resûl-i Ekrem böylece affetme erdemine götüren biricik yolu tarif etmiş oluyordu. Zira kalbinde kin ve intikam duyguları bulundurmamayı kendine ilke edinen birisi için bağışlamak hiç de zor olmasa gerektir. Çünkü düşmanlık ve intikamın olmadığı yerde sevgi ve kardeşlik egemen olacak, zamanla yıpranabilecek ilişkiler de af ile yeniden tamir edilecektir. (Hadislerle İslam, 3/323)
Sohbetimi şu hadisi şerif ile bitiriyorum:
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ، عَنْ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وسَلَّمْ) قَالَ: “…وَمَا زَادَ اللَّهُ عَبْدًا بِعَفْوٍ إِلاَّ عِزًّا…”
Ebû Hüreyre’nin rivayet ettiğine göre, Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “…Allah, affeden bir kulunun ancak şerefini artırır…” (Müslim, Birr, 69)