Vaaz
İman, Hak ve Zulüm
Sözlükte “güven içinde bulunmak, korkusuz olmak” anlamındaki emn (emân) kökünden türeyen îmân “güven duygusu içinde tasdik etmek, inanmak” demektir…
Sözlükte “güven içinde bulunmak, korkusuz olmak” anlamındaki emn (emân) kökünden türeyen îmân “güven duygusu içinde tasdik etmek, inanmak” demektir. “Sağlamlaştırmak, kesin karar vermek, tasdik etmek” mânasındaki akd kökünden türeyen i’tikād da “iman” karşılığında kullanılır. Terim olarak iman genellikle “Allah’tan alıp din adına tebliğ ettiği kesinlik kazanan hususlarda peygamberleri tasdik etmek ve onlara inanmak” diye tanımlanır. Bu inanca sahip bulunan kimseye mü’min, inancının gereğini tam bir teslimiyetle yerine getiren kişiye de müslim denir.
Allah’a (cc) iman her şeyden önce gelir. “Allah’a (cc) isyanın söz konusu olduğu yerde kula itaat yoktur. İtaat ancak iyiliktedir.” (Müslim, “İmâre”, 39) buyuran Peygamberimiz imanın ehemmiyetine dikkat çekmektedir. İnancı olmayan insan, değer yetilerini kaybetmiş demektir. Çünkü insanın inancı ile insanlık değerlerine sahiptir. Bu sebeple inancın değeri her şeyden önce gelir. Bu açıdan bakıldığında eğitime inanç değerleriyle başlamalı, hayatın iman ile güzelleşeceğini nesillerimize de aktarmalıyız.
Sözlükte “gerçek, sabit ve doğru olmak, gerekmek; bir şeyi gerçekleştirmek, bir şeye yakînen muttali olmak” anlamlarında mastar ve “gerçek, sabit, doğru, varlığı kesin olan şey” anlamlarında isim olan hak kelimesi (çoğulu hukuk) genellikle bâtılın zıddı olarak gösterilir. Yüce Rabbimizin isimlerinden olan Hak kelimesi, bir şeyi hikmetin gereğine uygun olarak icat eden anlamındadır. Ayrıca hikmetin gereğine uygun olarak yapılan iş; Allah’ın bütün fiilleri bu anlamda haktır. Aynı zamanda bir şeye aslına uygun ve doğru olarak inanma, bu şekilde kazanılmış inanç, bilgi demektir. Bununla birlikte gerektiği şekilde, gerekli ölçüde ve gereken zamanda meydana gelen iş anlamına da gelen “hak” kelimesi imanın gereği olarak Hakkın yanında duruşu beraberinde getirir.
Zulüm ise “bir şeyi ona ait olmayan yere koymak” anlamında olup din, ahlâk, hukuk gibi alanlarda terim olarak “belirlenmiş sınırları çiğneme, haktan bâtıla sapma, kendi hak alanının dışına çıkıp başkasını zarara sokma, rızasını almadan birinin mülkü üzerinde tasarrufta bulunma, zorbalık”, özellikle de “güç ve otorite sahiplerinin sergilediği haksız ve adaletsiz uygulama” gibi anlamlarda da kullanılır.
Adl/adâlet, kıst ve insaf kavramları zulmün karşıtı, cevr, bağy, tuğyân, fısk, udvân/taaddî/i’tidâl kavramları da zulmün eş anlamlısı veya yakın anlamlısı olarak kullanılır. Zulmün kök anlamı bakımından özellikle insan ilişkilerindeki haksızlıkları ifade ettiği de belirtilmiştir.
“Allah’a iman ettim de, sonra da dosdoğru ol.” (Müslim, İman, 62) buyuran Hz. Peygamber (a.s.) Müslümanın sarsılmaz bir imanının ve istikamet üzere hakkın yanında bir duruşu olması gerektiğini bizlere öğretmektedir.
İmani bir duruş insanı diri tutar, ahlakımızı olgunlaştırır. Müslümana olgunluk katar, şahsiyet kazandırır.
Müslüman imani duruşuyla evvela Rabbine karşı vazifelerini sonra kullara karşı görevlerini yerine getirirken haksızlığa karşı kalkan olur. Ticarette, iş hayatında, okulunda, trafikte hasılı hayatın her alanında imani bir duruş sergileyerek Peygamberini örnek alır. Muhammedi bir bakış, Muhammedi bir yaşayış ve Muhammedi bir anlayışa erişir.
Ayrıca imani bir duruş insani davranışları beraberinde getirir. Bu duruş, zulmün ve zalimin karşısında, mağdurun, yetimin, kimsesizin yanında şahsiyetli bir duruşu oluşturur.
İmani duruş, “Ey iman edenler! Size ne oldu ki, ‘Allah yolunda mücadele edin.’ denilince yerinize çakılıp kaldınız. Yoksa ahiretten vazgeçip dünya hayatına mı razı oldunuz?” (Tevbe 38) ayetinin gereği olarak Gazze’de, Doğu Türkistan’da ve daha birçok bölgede gayri insani muamelelere maruz kalan ümmeti Muhammed’e bir destek çağrısı olmaktır.